“Allah, iman edenlere de Firavun’un karısını örnek verdi. Hani demişti ki: ‘Rabbim bana Kendi Katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar ve beni o zalimler topluluğundan da kurtar." (Tahrim: 11)
"Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir: Firavun’un karısı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.v) kızı Fâtıma."
"Cennet kadınlarının en iyisi şu dördüdür: Firavun’un hanımı Müzâhim kızı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma. Bunların en üstünüyse Fâtıma’dır.” (el-Mizan Tefsiri, c. 19, s. 40.)
Yeryüzünde ilahlık taslayan Firavun’a karşı mücadele veren Hz. Musa ve Onun etrafında toplanmış müminler, davalarına Maşita Sultan’ı ve iman edip ani bir dönüşle İslam davası saflarına katılan Sihirbazları şehid olarak adamışlardı. Bazen gitmek kolay, kalmak zordur. Hele hele bu gidiş şehadetle olunca, kalanlar tarifsiz acılara, gidenlerden yadigâr hasretlere duçar olmaktaydı. Asiye Hanım bu hasreti yaşayan, geride kalmanın acısını tadan müminelerden biriydi.
Maşita ile çok güzel günler geçirmiş, kocaman bir sarayda yalnızlığını hep onunla gidermiş, Firavunun küfür dolu sarayında iki bayan müslüman olarak birbirlerine hep destek olmuşlardı.
Maşita’nın şehid edildiği odada o da vardı. Yüreğine döktüğü kor yaşlarla Maşitasının şehadetine tanıklık etmişti. Gözlerinin önünde parçalanarak şehid edilişi, son nefeslerinde tebessüm edişi Asiye Hanımı derinden etkilemişti.
Sonra Firavunun tertibiyle bir meydanda toplanan sihirbazları, Firavunun yanı başında protokolde seyrederken içten içe Rabbine Hz. Musa galip gelsin diye dualar etmişti. Sihirbazların Hakkı görüp tabi olmaları üzerine protokol kâfirleri içinde sevinci zar zor saklamıştı. Sihirbazlar, elleri ayakları çapraz kesilip hurma dallarına asıldıklarında o ve onun gibi geride kalanlar ağlamıştı.
Bu iki şehadet vakasından sonra artık büsbütün sıkılmaya başlamıştı. O, Nil’in Kraliçesiydi. Etrafında, nedimeler, hizmetçiler, köleler… Parmaklarını bir şıklatmasıyla emrine amade düzinelerce insan… O, ilahlık taslayan bir kralın eşiydi. İsteseydi kendini ‘İlahe’ ilan edebilirdi. Eşine olduğu gibi benliksiz insan bozuntularını kendine secde ettirtebilirdi.
Ne var ki, İmanın tadını almıştı. Secdelerde Zat-ı Akdes’e tapınmanın, Mukaddes Dergâh’a sürünüp ilahi ihtişam karşısında tezellül göstermenin zevkini biliyordu. Bundandır ki; Nil’in Kraliçesi değil, yalın/sade bir Asiye olmak istiyordu. Altın tabak takımlarında en nefis yemekleri, gümüş bardaklarda en leziz içecekleri istemiyordu. Topraktan yapılmış bir tabakta sıcak bir çorba, kilden bir bardakta kuyu suyu, hayallerini süslüyordu. Birçok insanın, Onun sahip olduklarının milyonda biri için ruhlarını sattıkları bir ortamda, sahip oldukları Onu bunaltıyordu.
Maşita Sultan da gittikten sonra iyiden iyiye yalnız kalmıştı. Eşi olacak azgının müminleri deşifre ettikçe şehid ettirmesi, İsrail oğullarını katlettirmesi, en ufak bir gerekçeyle bile insanların dünyalarını karartması ve en önemlisi ilahlık taslaması, Asiye’yi Firavundan ve saray debdebesinden iyice uzaklaştırmıştı. Artık Firavunla saray içinde bir araya gelmemeye azami özen gösteriyordu. Ülkenin First Lady’si olarak eskiden kendisini katılmak zorunda hissettiği resmi/gayri resmi hiçbir merasime, bayram etkinliklerine vb. katılmıyor, hiçbir şeyi umursamıyordu. Varsa yoksa şehadeti düşünüyordu. Maşita ve Sihirbazların son anları son anlarındaki o mutlu yüz ifadeleri gözlerinin önündeydi hep. Neydi, parçalanırken bile yüzleri güldüren şey? Bu şehadet nasıl bir tılsım ki; eller, kollar parçalanırken, mızraklar, süngüler bedenleri yırtarken, bir mermi secde izinden tam, bir alna buse atarken insanlar mutlu olabiliyordu?
İşin içinden çıkamamakla beraber, “Kâinatın Efendisine (cc) vasıl olunduğu için olmalı, bu, ölüme düğüne gider gibi gitme hali” yorumunu getiriyordu.
***
Saray kulislerinde son zamanlarda Kraliçe Asiye’nin bu garip hali konuşuluyordu. Herkes bu duruma kendince izahlar getiriyordu. Ama hiç kimse Onun Müslüman olduğunu tahmin edemiyor, Müslüman olduğu için müşrikler ve kâfirler arasında bunaldığını aklından geçirmiyordu.
Firavun bir eş olarak, Asiye’nin kendisinden kaçtığını, bulunduğu ortamlara girmediğini, Onun olduğu ortamlara girdiğinde ise çıkıp gittiğini fark etmekte gecikmemişti. Bununla beraber saray iç istihbaratı Asiye’nin tavırlarını rapor etmeye başlamıştı.
Firavun için bu hayra alamet değildi. Çünkü ülkenin kraliçesinin yadırganan halleri saraydan Mısır sokaklarına sızıyordu. Bu da, ülke yönetimini ve halk üzerinde kraliyet ailesi otoritesini olumsuz etkiliyor, tepeden idari zaaflar görüntüsü oluşturuyordu.
Bu gidişata bir an önce müdahale etmeliydi. Firavun Asiye’yi çok iyi tanırdı. Asiye, asil, soylu, dürüst, iffetli ve kafasına koyduğunu yapacak kadar da dik kafalıydı. Firavun Asiye’deki duruluğa, duruşa hayrandı ve çok da seviyordu. Bu sevgisi değil miydi, Hz. Musa’yı Nil nehrinde bulduklarında öldürmemiş, Asiye’yi kırmamış sarayına almıştı.
Firavun hem Asiye’ye duyduğu sevgiden hem de inatçı yapısını bildiğinden alabildiğine yumuşak tedbirler ile müdahale etme kararı aldı. “Asiye kendisine gelip toparlayıncaya kadar Ona daha fazla zaman ayırmalıyım” diye düşündü.
Düşündü; ama bir yandan da her şeyden nem kapan tabiatı gereği içinde evham kurtları kaynıyordu. Asiye niçin bu kadar değişti? Dikkatini çekmişti. Musa’nın getirdiği din ülke gündemine oturdukça ve kendisi de acımasız tedbirlerini artırdıkça Asiye, kendisinden, saraydan, sorumluluklarından uzaklaşıyordu. Bu tespiti kafasının içini kemiren kurt gibiydi. Sonra kendisini toparladı. “ Yok, Yok..! Asla mümkün değil! Asiye gibi soylu bir kraliçe o yalınayaklı Musa’ya mı tabi olacaktı? Bu görkemli hayat dururken sefillerin hayatına özenmek, olacak şey mi? “ Düşüncelerini dağıtmak için kalkıp odada tur atmaya başladı. Odada aşağı yukarı gezinirken düşünceleri sesli hale gelmeye başlamıştı; “Aslında ben bile son zamanlarda çok sıkıldım. Değişikliğe hepimizin ihtiyacı var. Musa, Maşita, Sihirbazlar derken herkes gerildi. En iyisi Asiye’yi alıp bir müddet Kızıldeniz’deki saraya gidelim.” Son sözünü bitirir bitirmez kapıda bekleyen uşaklara seslendi. Çift kanatlı dökme altından yapılmış kapıyı her bir kanadından birer uşak rûku halinde açtı. Kapı kanatları tamamıyla açılınca, uşaklar rûkudan secdeye vardılar. ‘Efendi hazretleri emir buyursunlar’ diye koro halinde yek ses cevap verdiler. Seslerinde, sorgulamaz, düşünmez, mutlak bir teslimiyetin tonu vardı. Aynı heyecan ve korkuyu Allah’a duysalardı peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle haşr olacaklarını söylememek içten bile değildi. Köle olmak değil, köle ruhlu olmaktı insanı insana kul yaptıran. Hz. Yusuf da aynı topraklarda, aynı sarayda köle değil miydi? İnsanlara kulluk yaptıran değil, insanlara kulluk yapanlar vardır. Sen, ben istemedikten sonra kim bizi, bizim gibi yiyen, içen, uyuyan, aciz varlıklara kul olmaya zorlayabilir ki?
İçeri giren uşaklara iğrenç yaratıklarmış gibi surat ekşiten Firavun, yönetim konseyinin derhal hazır edilmesi emrini verdi.
Uşaklar saray bürokrasisini gayet iyi bilirlerdi. Dolayısıyla verilen emir doğrultusunda kimlerin çağrılacağını da biliyorlardı. Fazla geçmemiş, yönetimde Firavunun adına işlerin takibatını yapan saray bürokratları Firavunu ta’zim ederek birer, ikişer odaya doluşmuşlardı. Bunlar arasında en kıdemlisi Haman idi. Firavun da Haman’ı ayrı tutar, Onun görüşlerine daha itibar ederdi. Hatta rivayetlere göre Firavun kaç kez İslam davası karşısında bayrakları indirmeye niyetlenmişken, Haman ne yapıp edip Firavunu kışkırtmış, Mısır’lı Müslümanlara saldırtmıştı.
Bu bağlamda Haman, tarihten günümüze Müslümanlara karşı perde arkasında düşmanlık yapan, toplulukları veya kurumları İslam düşmanlığına teşvik eden, şeytani güçleri müslüman cemaatlere kanalize eden, Allah’a düşmanlığın kalıcı olabilmesi için sistemli hale getiren, fikir babalığı yapan stratejistlerin profesyonel bir örneğidir. Bundandır ki, müslümanlar bu konuda da teyakkuz halinde olmalı, kendi dönem ve coğrafyalarının Hamanlarını deşifre etmeli, tanımalı ve tedbirlerini almalıdırlar.
Yönetim Konseyindekiler toplanmış, gelmeyen bir Haman kalmıştı. Firavun, Haman’a ayrı konum biçtiğinden gelinceye kadar beklemeyi uygun buldu. Haman beklenirken, odadakiler Firavunun yüzüne kaş altından bakıyor, yüz hatlarından konunun canlarını tehlikeye atacak bir konu mu, yoksa onların dışında gelişen bir şey mi olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Böyle rutin olmayan bir zamanda çağrılmaları ister istemez onları canlarını düşünmeye zorluyorlardı. Çünkü hiç kimse Firavunun yanında canından emin olamazdı. Yıllarını ona hizmette geçirmiş, kendisini Firavuna vakfetmiş kimseler bile bir şampanya bardağını düşürüp yanlışlıkla kırdığı, Firavunun olduğu yerde gürültü yaptığı gibi sudan sebeplerle öldürülmüştü. Her an ‘Nöbetçileeer!’ diye emir verecekmiş ve gelen nöbetçiler oracıkta infaz edecekmişçesine sabun üstünde olurdu saray halkı.
Ziya Çevlik
|